Kurtlarla Koşan Kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurtlarla Koşan Kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2016 Çarşamba

30 YAŞ KADINININ ŞAŞKINLIĞI

Chopin’den yumuşak bir vals girişiyle 25 yaşında “Çocuk da yaparım kariyer de!” diyerek yola çıkıyoruz. ¾ zamanlı bir salon dansı başlıyor usulca. 26, 27… Başımız hafif bir açıyla sola dönük, biraz utangaç, biraz mağrur… 28, 29… Döne döne ilerlemekteyiz, dudaklarımızda asil ve muzip bir gülümseme. 30! Crush! Vals sustu, dans bitti. Yerine Vanessa Mae’den Tango de Los Exilados!

30 yaşında gözünü açan modern 21. yy kadını, gördükleri karşısında şaşkın! Ne çocuk var ne kariyer! Parayla ve kısa tatillerle ödüllendirilen, havalı plaza köleliği yanında sürekli kafayı kurcalayan bir Master, PhD planı. Topuklu ayakkabılar, manikürlü tırnaklar, pastel bir makyaj ve çocuğunun babasını seçememiş karışık bir kafa! Tango güçleniyor, yumuşak vals yerini kurtlarla dansa bırakmış çoktan. Roxanne’yi bir o adam, bir diğeri yakalayıp döndürüyor sanki. Roxanne dansa devam ama şaşkın.

Bir de 21. yy gürültü kirliliği ekleniyor bu şaşkınlığa. Araba gürültüsü, “Hadi kızım evlenmiyor musun?” sorusunu en az 50 değişik kombinasyonla yineleyebilen aile büyüklerinin gürültüsü, telefonlar, e-mailler, gece kulüplerinin uğultusu, boş konuşan adamlar, çok konuşan patronlar, çocuklarından bahsetme aşamasına geçmiş arkadaşların kendinden memnun kahkaları… Ve susan 30 yaş kadını çünkü şaşkın.

Oysa Düğümlere Üfleyen Kadınları, Kurtlarla Koşan Kadınları, Tarihi Değiştiren Kadınları okumuştuk, öykülerini dinlemiş, onlarla birlikte iç sesimize kulak vermiştik. Güçlü kadınlara öykünmüş, evliliklerine sokulup kariyerlerini terk eden kadınlara içten içe üzülmüş, şarap gibi yıllandıkça güzelleşen kadınları örnek almıştık. Öyleyse 30 ile birlikte gelen bu şaşkınlık neden? Belki yeterince kendimize, içimize erişememiş olduğumuzdan, belki dış dünyaya fazla kulak vermekten. Belki “30 yaşınızda kendinizi nerede görüyorsunuz?” sorusuyla dalga geçerken farkında olmadan soruyu çok ciddiye almış olmaktan! Belki rol modellerimizi bir kenara bırakıp çoluğa çocuğa karışan teyze kızlarını, çocukluk arkadaşlarını, lise grubunu, üniversiteden tanıdığımız ve hatta hafif meşrep diye fısıldadığımız (!) kadınları esas almaktan! Yeni tanıştığımız insanlara adından sonra ne iş yaptığını sorarak kariyer para yaş üçgenini gözümüzde orantısızca ve acımasızca büyütmekten! 30 yaşından sonra şpagat açamazsınlar, 30’undan sonra meslek değiştiremezsinler, ilk çocuğu mutlaka 30’undan önce doğurmalısınlar, uzayıp giden yapılması ve yapılmaması gerekenler…. Gülüp geçtiğimiz bu dış sesler, farkında olmadan belleğimizde öyle yer etmiş ki şaşkınız! 30-40 arasının en iyi yaşları olduğu sıkça vurgulanan erkeğin aksine 30 sayısını sürekli bir geciktirme, erteleme çabasındayız. Sanki bir finish çizgisi ve bastığımızda anlamsız bir buhran beklemekte bizi!

Halbuki gerçek hiç de böyle değil. İnsan ömrü uzamışken, kadınlar önceki nesillere göre çok daha bilinçlenmişken, deneyimleri artmışken, 30lar artık yeni 20ler demek! İçsel bütünlüğüne yaşadığı deneyimlerden de dersler çıkararak erişen ve kendini tamamlayan kadın asıl 30 yaşından sonra istediği herşeye sahip olabilir. Yürümekte olduğu yoldan devam edip daha iyilerini de başarabilir, bu zamana kadar yaptığı herşeyin, meslek ve eş seçimleri de dahil, yanlış olduğunu görüp yeniden de başlayabilir. 30’undan sonra doktor olmaya karar verip tıp fakültesine kaydolabilir, baleye başlayabilir, ilk çocuğu 38’inde doğurmaya karar verip ölmeden mürvetini görelimlere aldırmadan evlilik planlarını erteleyebilir! Yaptığı yanlışları düzeltmek ve doğru adımlarla yeniden başlamak için en güzel zamandır 30!

Şaşkınlık, toplumdan. Endişe, sosyal baskılardan. Korku, geç kalmaktan.
Oysa kaçan hiçbir şey yok. Aksine, kendiyle barışık, daha güvenli, daha bütün, ne istediğini bilen bir kadın var.

Hem hayat korkutulduğumuz kadar kısa değil! Yeter ki ruhumuzu özgür bırakalım…
Korkmayalım…

27 Haziran 2015 Cumartesi

KURTLARLA KOŞAN KADINLAR’IN ARDINDAN BİR FARKINDALIK ANALİZİ

MOSKOVA

Böyle derin psikolojik analizleri okuduktan sonra, dönüşüm ve değişim süreçleri içerisinde gezinmeye başlaması kaçınılmazdı. Kurtlara korkmadan, daha önce hiç bakmadığı gibi baktıktan sonra çıkıp ormana gitmemesi mümkün değildi. Çünkü tüm okudukları, “Ormana gitme!” diyen sesleri bastırmıştı ve küçük kız (ya da orta yaşlı kadın mı demeliyim?) bir kez daha ormana gidecekti. Bir kez daha diyorum, çünkü daha önce de “ Yapma, gitme!” diyen sesleri her nasılsa içinde bastırmış ve yine gitmişti. Şimdi biliyordu daha önceleri bu sesleri nasıl bastırdığını. Kuru ve soğuk seslerle, samimiyetsiz ve korkak yüzlerle, hayalsiz ve nedensiz bedenlerle nasıl savaşıldığını ve kendini ya da onları iknayı, nasıl yaptığını biliyordu. Artık FARKINDAydı.

Son sayfayı okuyup bitirdiğinde, kitabın sonuna günün tarihini attığında, birşeyler yapmadan öylece oturamayacağını, hiç okumamış ve bu öyküleri hiç dinlememiş gibi davranamayacağını hissediyordu. Hisleri, okumaya başladığında bu kadar yoğun değildi ama devam ettikçe daha derinde, daha cok hissetmeye başlıyordu. Belki bu nedenle, belki başka nedenlerden dolayı süreci uzatıyor; okuyor, kalkıp geziniyor, sonra yeniden gelip okumaya oturuyor, dolaşıyor, hatalar yapıp yeniden geliyor, öfkeleniyor, sakinleşiyor ve tekrar okuyor, dans ediyor, koşuyor ve tekrar okuyor, seviyor, kaçıyor ve tekrar okuyor ve tekrar okuyordu.

Peri masallarıyla büyümüş kız çocuklarının, farklı öyküleri ya da aşina oldukları öykülerin arkasındaki gerçekleri ilk okuyuşta kabullenmeleri ve sindirmeleri beklenemezdi. Düşünmek gerekiyordu, hem hissetmek hem düşünmek… Bazen ikisinin birlikte nasıl yapılabildiğini anlatmak zordu. Okunanların, öykünün arkasındakilerin beyinde kendine bir yer bulması ve bu iletimin istemsiz olarak düşünceye dönüşmesi ile bu düşüncenin bir üst enerji seviyesi olan hislere evrilerek ruha yerleşmesi… Evrimin acısız olması beklenemezdi ve her evrimde olduğu gibi artık bir anlami ve önemi olmayan fonksiyonlar ile işe yaramayan tüm uzuvların yani evrime engel olabilecek her türlü oluşumun körelmesi, atılması gerekiyordu. Bunların varlıklarını sürdürmesi engellenmeliydi.

Başlarda bir toz bulutu gibi belli belirsiz “İçimde bir his var” olgusuydu. Ya da “İçimde bir heyecan var” veya “6.hissim kuvvetlidir”. Bu farkında olmadan hissetme durumu, okuduklarıyla farkında olmaya dönüşüyordu. Bu dönüşüm, dönüştürme isteğini de beraberinde getiriyor ve onu ağlatıyor, güldürüyor, yoruyor ama güçlendiriyordu. Bu, hep vücudunda olan ama şimdiye kadar hiç kullanılmamış kasların nasıl çalıştırılacağını bilmemek ve bunu keşfe çıkmakla aynı şeydi. O kasların ilk kez kullanılması nasıl can acıtırsa, bu hisler ve düşünceler de ilk ortaya çıktıklarında acıtıyorlardı.

Onunla tanıştıktan sonra O sanki hiç varolmamış, hiç hayatında olmamış gibi yapamazdı. O olayı/anı/dönemi yaşadıktan sonra, hiçbir şey yaşanmamış gibi, tıpatıp eskisi gibi olamazdı. O filmi izledikten sonra, o duruma ve/veya o durumdaki kişilere aynı gözle bakamazdı. Duydukları karşısında heyecanlandıktan sonra, benzer cümleleri hiçbir şey yokmuş gibi karşılayamazdı. Okuduklarından sonra, öykülerden ve onların içinde gizli, daha önce görememiş, farkına varamamış olduğu duygu durumlarını ve olguları sezdikten sonra, hareketsiz kalamazdı. Çünkü belli belirsiz bir hisle biliyordu; bunun bir işaret olduğunu ve olacaklar için gerekliliğini. Bazen bir kanıt yoktur ama bilir insan. Hangi seçimin doğru olduğunu ya da gitmenin mi kalmanın mı, onunla geçecek bir hayatın mı onsuzluğun mu doğru olduğunu ve daha birçok şeyi. Nasıl bildiğini bilmeden, anlamadan ve yeterince farkına varamadan bilir. İşte öyle biliyordu. Ve onu farkındalığa sürükleyen bu sürecin sonunda, artık yazmak zorundaydı, bağıra bağıra yazmak… Çünkü bu farkındalık durumuyla baş etmenin henüz başka bir yolu yoktu. Hayır hayır, bir şey daha vardı- GİTMEK.

Sonunda gideceğini biliyordu; gitmesi gerektiğini de. Bu nedenle kalıyor, dönüyor ve tekrar gelip okuyordu. Gideceğini kendine bile söylemiyordu, sadece fısıldıyordu. Çünkü ait olamama durumu, yüksek sesle söylenecek birşey değildi. Toplum tarafından hoş karşılanmadığı gibi, bunu haykırmak söyleyene de pek iyi gelmezdi. Ve aslında süreci uzatmak, kaçınılmaz sonu da engellemiyordu; olacak olan olacaktı. Süreci uzatmak, sadece farkındalığı sindirmeye yardımcı olacaktı. Karar zaten verilmişti de bunu açıklamaya yardımcı olacaktı zaman. Hem kendine hem ardında kalacaklara… Çünkü gitmek, gidenin kendisi için başlı başına zor bir durumdu da bir de açıklamalarla yorgun düşürürlerdi insanı. Bu yüzden güç toplamalıydı bu süreçte. Mitlerden ve arketiplerden ilham, eski Tanrıçalardan güç ve tüm zamanların en inatçı kadınlarından destek almalıydı.

Farkındalığını anlıyordum. Haklıydı; öyküler, gizlemiyordu, anlatıyordu. Sadece biz okuyucular yeterince derine inemediğimizde göremiyorduk. Pamuk Prenses’i her daim mutlu, Külkedisi’ni zavallı ve hepsini çok şanslı sanıyorduk. Bu doğru değildi. Aslında onlar, ihtiyacımız olan öykülerin gerçek karakterleri bile değildi. Çünkü bizi iyileştirecek, yol gösterecek, ilham verecek olan öykülerin gerçek karakterleri bizdik. Biz, bizim gibiler, kendimiz. Öykülerin, içimizden ve tam da şu anda varolan hayatlarımızdan geldiğini birinin bize söylemesi, bizi ürkütürdü. Bundandır ki, Külkedisi’nin hakettiği mutlu sona tutunarak talihsiz(!) başlangıcının arkasına saklanıyorduk. Küçük Kibritçi Kiz’a acıyor, üzülüyor ve arkamızı dönüp hemen unutmayı seçiyorduk. Bizim için öykü buydu, bu kadardı ve bundan ibaretti.

Ne var ki bu kez, kaçmak yoktu. GİTMEK vardı ama KAÇMAK yoktu.
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 4.0 International License. Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Alıntı 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.