kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2016 Çarşamba

YALNIZLIK DA BİR TERCİHTİR

Şimdiye kadar sizi en iyi anlayan erkek o diye düşünerek hayatınızın sonuna kadar onunla birlikte olma zorunluluğu duymamalısınız! Hayatınıza sizi hiç anlamayan, anlayamayacak, bu kapasiteye sahip olmayan erkekleri soktuysanız ve O bunlara göre bir kademe daha yukarıdaysa, bu onu sizin ruh eşiniz yada sizi hayatta en iyi (tek!) anlayan erkek yapar mı? Bu, biz kadınların basit yanılgısıdır. Oysa şu iki kalıp ile yola çıkmak çoğu zaman felaketlerin başlangıcıdır: Kötünün iyisi ve idare etmek.

‘Kadın kusursuzdur’ tarzında kör bir inanışla ilerlemiyoruz tabii ama bu iki mottoyla yola çıkmak, çoğunlukla hiç yol alamamak ile eşanlamlıdır. Bu kavramların gölgesine saklanan ilişki hiçbir ilerleme gösteremez. Yalnız kalmamak adına “Kimler geldi kimler geçti, O içlerindeki en iyisi” diyerek ruhu ve isteklerini, hislerin derinliğini, düşünceleri bir kenara bırakmak büyük yanlıştır. Aslında yeterince anlamlı olmayan bir ilişkiyi (bazen hiç anlamı olmayan bir beraberliği), çeşitli anlamlar yükleyerek, kutsalmış gibi kabullenmek ve göstermek daha da büyük bir yanlıştır.

Evlilik müessesesinin saplantı haline geldiği toplumumuzda, her gün bir başka arkadaşının düğün davetiyesini alan, aile büyükleri tarafından düzenli olarak sıkıştırılan kadının, “ne yapalım elimizde bu var” yanılgısına düşmesi oldukça kolaydır. Özellikle bilinçte yeterli olgunluğa erişmemiş kadın, içgüdüleri ve şefkat, tutku, sevgi arayışıyla mücadele ederken, toplumsal yönlendirmenin etkisiyle kendini verdiği mücadeleyi kaybetmiş olarak bir çıkmazın içinde bulmaktadır. “İdare ediyoruz işte” diyen kadınların sayısı her geçen gün artarken, kadın dayanışması adı altında kadının kadına yanlış desteği de birini daha ruhunun derinliklerine uzanmaktan alıkoymaktadır.

Oysa yalnız kalmak, öğretildiği gibi korkulacak bir durum değildir. Hatta yalnızlığın kişinin hoşuna gidebilecek elastik bir kullanım ve geniş bir özgürlük alanı vardır. Anlaşılamamaktan, duymazdan, görmezden gelinmektense tercih edilmesi faydalı bir durumdur. Toplumsal algıya aldırış etmeden, kendi içine dönebilen kadın, belki ”asi, evde kalmış, ne istediğini bilmez, hiçbir şeyi beğenmez” olarak tanımlanacak ama kendisi için en iyi olanı bulacaktır. Bu dik duruş kadının kendi bütünlüğünü ve iç dengesini koruması için de gereklidir.

İdare etmek yerine çok mutlu olmak çoğunlukla zor olsa da elimizdedir!

30 YAŞ KADINININ ŞAŞKINLIĞI

Chopin’den yumuşak bir vals girişiyle 25 yaşında “Çocuk da yaparım kariyer de!” diyerek yola çıkıyoruz. ¾ zamanlı bir salon dansı başlıyor usulca. 26, 27… Başımız hafif bir açıyla sola dönük, biraz utangaç, biraz mağrur… 28, 29… Döne döne ilerlemekteyiz, dudaklarımızda asil ve muzip bir gülümseme. 30! Crush! Vals sustu, dans bitti. Yerine Vanessa Mae’den Tango de Los Exilados!

30 yaşında gözünü açan modern 21. yy kadını, gördükleri karşısında şaşkın! Ne çocuk var ne kariyer! Parayla ve kısa tatillerle ödüllendirilen, havalı plaza köleliği yanında sürekli kafayı kurcalayan bir Master, PhD planı. Topuklu ayakkabılar, manikürlü tırnaklar, pastel bir makyaj ve çocuğunun babasını seçememiş karışık bir kafa! Tango güçleniyor, yumuşak vals yerini kurtlarla dansa bırakmış çoktan. Roxanne’yi bir o adam, bir diğeri yakalayıp döndürüyor sanki. Roxanne dansa devam ama şaşkın.

Bir de 21. yy gürültü kirliliği ekleniyor bu şaşkınlığa. Araba gürültüsü, “Hadi kızım evlenmiyor musun?” sorusunu en az 50 değişik kombinasyonla yineleyebilen aile büyüklerinin gürültüsü, telefonlar, e-mailler, gece kulüplerinin uğultusu, boş konuşan adamlar, çok konuşan patronlar, çocuklarından bahsetme aşamasına geçmiş arkadaşların kendinden memnun kahkaları… Ve susan 30 yaş kadını çünkü şaşkın.

Oysa Düğümlere Üfleyen Kadınları, Kurtlarla Koşan Kadınları, Tarihi Değiştiren Kadınları okumuştuk, öykülerini dinlemiş, onlarla birlikte iç sesimize kulak vermiştik. Güçlü kadınlara öykünmüş, evliliklerine sokulup kariyerlerini terk eden kadınlara içten içe üzülmüş, şarap gibi yıllandıkça güzelleşen kadınları örnek almıştık. Öyleyse 30 ile birlikte gelen bu şaşkınlık neden? Belki yeterince kendimize, içimize erişememiş olduğumuzdan, belki dış dünyaya fazla kulak vermekten. Belki “30 yaşınızda kendinizi nerede görüyorsunuz?” sorusuyla dalga geçerken farkında olmadan soruyu çok ciddiye almış olmaktan! Belki rol modellerimizi bir kenara bırakıp çoluğa çocuğa karışan teyze kızlarını, çocukluk arkadaşlarını, lise grubunu, üniversiteden tanıdığımız ve hatta hafif meşrep diye fısıldadığımız (!) kadınları esas almaktan! Yeni tanıştığımız insanlara adından sonra ne iş yaptığını sorarak kariyer para yaş üçgenini gözümüzde orantısızca ve acımasızca büyütmekten! 30 yaşından sonra şpagat açamazsınlar, 30’undan sonra meslek değiştiremezsinler, ilk çocuğu mutlaka 30’undan önce doğurmalısınlar, uzayıp giden yapılması ve yapılmaması gerekenler…. Gülüp geçtiğimiz bu dış sesler, farkında olmadan belleğimizde öyle yer etm ki şaşkınız! 30-40 arasının en iyi yaşları olduğu sıkça vurgulanan erkeğin aksine 30 sayısını sürekli bir geciktirme, erteleme çabasındayız. Sanki bir finish çizgisi ve bastığımızda anlamsız bir buhran beklemekte bizi!

Halbuki gerçek hiç de böyle değil. İnsan ömrü uzamışken, kadınlar önceki nesillere göre çok daha bilinçlenmişken, deneyimleri artmışken, 30lar artık yeni 20ler demek! İçsel bütünlüğüne yaşadığı deneyimlerden de dersler çıkararak erişen ve kendini tamamlayan kadın asıl 30 yaşından sonra istediği herşeye sahip olabilir. Yürümekte olduğu yoldan devam edip daha iyilerini de başarabilir, bu zamana kadar yaptığı herşeyin, meslek ve eş seçimleri de dahil, yanlış olduğunu görüp yeniden de başlayabilir. 30’undan sonra doktor olmaya karar verip tıp fakültesine kaydolabilir, baleye başlayabilir, ilk çocuğu 38’inde doğurmaya karar verip ölmeden mürvetini görelimlere aldırmadan evlilik planlarını erteleyebilir! Yaptığı yanlışları düzeltmek ve doğru adımlarla yeniden başlamak için en güzel zamandır 30!

Şaşkınlık, toplumdan. Endişe, sosyal baskılardan. Korku, geç kalmaktan.
Oysa kaçan hiçbir şey yok. Aksine, kendiyle barışık, daha güvenli, daha bütün, ne istediğini bilen bir kadın var.

Hem hayat korkutulduğumuz kadar kısa değil! Yeter ki ruhumuzu özgür bırakalım…
Korkmayalım…

2 Şubat 2016 Salı

BİRAZ SUSUP DÜŞÜNMEK İÇİN - SONSÖZ

İnsanları renklerine, dillerine, dinlerine göre ayırmak, birini diğerine üstün saymak ya da özetle ırkçılık nasıl evrensel normlarda kötü, olumsuz bir tutumsa, kadınları milliyetlerine göre değerlendirmek, birini yüceltirken diğerini yerin dibine sokmak da aynı oranda yanlış bir tutumdur. Bu yazıları paylaşma amacım mevcut yargılarla ilgili küçük bir farkındalık yaratmaktır. Düzeltmek için, kendimizden başlamak için, önce kendimizi farkına varmalıyız; öyle değil mi? Öyle. Bir silkelen, bir kendine gel uyarısı! Ben yapmasam, sen yapmasan, kim yapacak? Hem zaten şuursuzluktan yani bir farkında olmama durumundan değil mi bugün kadınların yaşadıkları, kadınlara yaşatılanlar?

Analiz tedavinin en önemli bölümü derler ya öyleyse bakalım mevcut durumumuza istedim. Görelim ki iyileşelim, iyileştirelim, güzelleştirelim…

Türk kadını ile Rus kadınını ya da herhangi başka bir milletin kadınını kıyaslamak ve herhangi bir kadın hakkında çirkin söylemlerde bulunmak takdir edersiniz ki hoş olmayan bir davranıştır. Her kadın güzeldir, özeldir. Uyruğu, kökeni, dili ne olursa olsun bütün kadınlar renktir, ahenktir. Koşullarını göz önünde bulundurmadan kadınları eleştirmek, ancak Afrika’da su taşıyan kadınla Londra’da marketten su alan kadını kıyaslamak kadar doğru olur. Kadınlar dünyayı güzelleştiren varlıklardır. Tüm kadınlar eşsiz, güçlü, zarif ve parlaktır.

Kadınların kendi değerlerini farketmeleri, erkeklerin de kendilerine gelmeleri dileğiyle…
Güneşli, mutlu yarınlar…

27 Ocak 2016 Çarşamba

TÜRK ERKEKLERİNİN RUS KADINLARINA BAKIŞI- BÖLÜM 3

İlk grupta açıkça belirtmediğim ancak 2. gruba da tam anlamıyla ait olmayan bir erkek  topluluğu daha vardır. Ben onları 1,5. grup olarak nitelendirmeyi uygun buluyorum. Ne de olsa talihsiz bir çalım sonucu 2. gruptan sekerek 1. gruba düşmüşlerdir. Yine iştir güçtür diyerek uzun yıllarını Rusya’da geçiren, o şirket bu şirket derken git gide daha bir Rusya’ya yerleşen Türk gencimiz, önceleri 2. grup erkekler gibi davransa da zamanla düşünceleri 1. gruba (d)evrilir!

Nedenleri eşelendiğinde, altından çoğunlukla Rus kadınlarıyla yapılan başarısız evlilikler veya her hafta sonu gidilen kulüplerde tekrarlanan sahneler çıkar. Biraz yalnızlık, biraz bıkkınlık ve melankoli! Onlardan en sık duyacağımız cümle” Bırak şu Rus kadınlarını, hepsi çıkarcı!” dır. Bu erkekler, artık Rusya’ya ilk geldiklerindeki enerjilerini kaybetmiş, kadınlara daha temkinli ve genellikle önyargılı yaklaşan adamlara dönüşmüşlerdir. Gelin görün ki gece kulübü müdavimliği Rus kadınlarını genellemek için en olmayacak alışkanlıktır! Boşanma ise bugün dünya genelinde ele alınabilecek bir salgındır. Kaldı ki doğu-batı sentezi evlilikler, kişilerin bireysel adaptasyonlarıyla ilgilidir!

Ve 3. grup erkekler… Onlar her iki cinsi de insan olarak değerlendirir. Bundandır herhangi bir milliyet ayrımına girmeyişleri. Rus kadınlarıyla arkadaş olabilirler, hiç bir kadını milliyetinden dolayı rencide etmezler. Çünkü ister aşk ister arkadaşlık olsun ilişkilerdeki önemli kavramlar çok daha farklı ve derindir onlar için. Harici bir Rus ya da Türk kadını algısına sahip değildirler.  Şanslıysak, bu erkeklerin örneklerini hem Türkiye’de hem de Rusya’da görebiliriz. Sayıları çok olmasa da hala varlıklarını sürdürmeleri, bana kalırsa oldukça umut vericidir.

Güzel olan kadındır, kadının kendisidir, tamamıdır. Bunun bir millete ait olmakla ilgisi yoktur. Yerleşik toplumsal algılarda çoğunlukla belirleyici olan içinde bulunulan koşullar ve bu koşulları değerlendirmede kullanılan kültürel parametrelerdir. Fakat bu kavrayış biçimi, ne Rus kadınını ne de Türk kadınını daha iyi/daha kötü yapmaz.


25 Ocak 2016 Pazartesi

TÜRK ERKEKLERİNİN RUS KADINLARINA BAKIŞI-BÖLÜM 1

Türk erkeklerinin, parlayan gözleri ve bıyık altından gülüşlerini bir kenara bırakarak, aşağıdaki şekilde sınıflandırılması, konuyla ilgili algılarını daha iyi analiz edebilmeye yardımcı olacaktır:

1. Rus kadınlarını yaz tatillerinden ya da kısa süreli Rusya seyahatlerinden tanıyan erkekler ve/veya Karadenizli dedeler
2. Rusya’da işçi, mühendis vb olarak çalışmış ve yaşamış erkekler
3. Yukarıdaki gruplardan herhangi birine ya da ikisine dahil olan veya hiçbirine dahil olmayan fakat Rus kadınına “kadın” olarak yaklaşan ve ayrı bir önyargıya sahip olmayan erkekler

İlk iki grup arasında çok farklı iki bakış açısı mevcuttur. Rusya’ya gitmemiş ve deplasmanda bir Rus kadını ile ilişki yaşamamış Türk erkekleri “Nasılsa bizden değildir, birinin anasına bacısına dokunmaz” diyerek atar tutar kadınların arkasından. Kötü kadındır onlara göre Rus kadını, ahlakı bozuktur. Ülkemize ne için geldiği bellidir. Aranıyordur, bu onun işidir ve işinde profesyoneldir! Güzeldir tabii ama ciddi ilişki yaşanmaz, sadece eğlenip geçmek gerekir. Acıması yoktur Türk erkeğinin bu arkadan sallama hususunda. (Aslında Türk kadınının da arkasından fütursuzca konuşmaya çekinmez kimileri.) Rus kadını en geleneksel aktarımıyla Natasha demektir onlar için, istisnasız. Oğluna Rus gelin getiremezsin diyen annelere de sahiptir bazıları.

İlginçtir ki Müslüman Kafkaslarda da benzer bir algı mevcuttur. Çeçenistan, Dağıstan ve İnguşya erkekleri genellikle Ruslarla evlenmezler. Oysa yıllardır Rusya’da Ruslarla içiçe yaşamaktadırlar ama çarlıktan bu yana aralarındaki bitmek bilmeyen savaştan mıdır yoksa din kavramından mıdır bilinmez, gezer, tozar, aşık olur, birlikte yaşar ama evlenmezler Rus kadınlarla. Bu durum zaman zaman trajedilere yol açsa da dönüp dolaşıp kendi kadınlarından biriyle evlenirler.

Eski bir önyargının hazin uzantısıdır bu evrilmemiş tutumlar... Sene 2015, hala mı bütün Ruslar Natasha? Birinin eşi, kardeşi, annesi olsalar? Farketmez; kendi kızına, yeğenine, kuzenine erişimde legal yolları zorlayan bir coğrafyada Rus kadınına bakış açısının etik yanlışlığı bu kitleye koyar mı?

Zamanla...

24 Ocak 2016 Pazar

TÜRK TOPLUMUNDAKİ RUS KADIN ALGISI

Kalpaklı adam ve kürklü kadın görüntüleriyle akıllarda bir soğuk ülkedir Rusya. Kar kalkmaz, doğalgaz bitmez, kime sorsanız “Aman yok kışın gidilmez!”. Yakın geleceğe kadar en çok Kızıl Meydanı, St Petersburg’u, kış olimpiyatları geçmişinden dolayı Sochi’si ve tabii ki votkası ile tanınırken, son dönemde uçak krizi ve Putin’in kriz yönetimi (!) ile de Türk halkının gündemine oturmuştur. Ama bunlardan ziyade bambaşka bir konu vardır Rusya’yı geçmişten günümüze popüler yapan.

- Bu Rus kadınları ne kadar güzel yahu? Soğuk iklimden midir nedir? Sen ne diyorsun ağabey?
- Onaylıyorum.

İşte bu son bilgi çoğu Türk insanının belleğine Antalya kelimesiyle birlikte giriş yapmıştır. Bütün yıl güneş yüzü görmeyen bembeyaz Rusların Antalya’ya akın ederek güneşi selamlamasını ve selamın sarhoşluğuyla gelen şaşkınlıklarını bir türlü anlayamaz Türk insanı. Neredeyse bütün yılı karlar altında geçiren bu toplumun sıcak iklim karşısındaki çılgın sevincini anlamlandıramaz. Yıllardır Rusların sıcak denizlere inme isteğine karşı çıkmış Türkler, şimdi de yaz aylarında Antalya ve çevresinin küçük bir Rusya olmasını kabullenemez. Oysa kendisinin rezervasyon yaptıramadığı hoteller, Rusya’daki turizm acentalarında çok çok daha ucuzdur. (En azından iki ülke birbirine düşman olmadan önce öyleydi!) Rusların, Türkiye’nin turizm politikası (!) sayesinde her yaz ülkeye akın ettikleri görmezden gelinir. Bölge hotelleri yaz sezonunda kendi ülke halkına da aynı ücreti uygulasa, Antalya ve civarları Türkleşecek aslında! (Krizi fırsata çevirmekte usta Türkler bir atakla bu yaz bu hedefi gerçekleştirebilir sanıyorum! Neden olmasın?)

Sonuç olarak, Rus kadınlarına çoğunlukla yaz tatillerinden veya Karadeniz’den, bazen de (özellikle ülkenin Sovyetler Birliği’nden kapitalizme geçmeye çalıştığı yıllarda) ülkeye yapılan bayi ziyaretlerinden aşina olan Türk erkekleri ile (bir bölümü bu erkeklerin eşi ya da annesi olan) Türk kadınlarının değişik algıları mevcuttur.  Natasha kelimesi gibi yerleşmiş kalıplar, algı düzeyinin bir örneğidir. Natasha, artık çoğumuzun bildiği gibi, Türklerin kullandığının aksine Ayşe, Fatma gibi yaygın bir Rus kadını ismidir! Ve bu kelime, Türkiye’de sadece erkekler değil kadınlar tarafından da Rus kadınlarının geneli için kullanılmaktadır.

Mevzuya her nasılsa yakından temas etmiş biri olarak gözlemlerimi iki başlık altında ele almayı uygun görüyorum. Bunlardan ilki Türk erkeklerinin, ikincisi ise Türk kadınlarının Rus kadınına bakışına yer yer uzaktan yer yer yakından bir bakış olarak değerlendirilebilir. Anlatacaklarım GENEL algı üzerine olup, bireysel tavırlar esas alınmamaktadır. Her milletten kadına insan gözüyle bakan her milletten insan da (üzerine alınmasın diye söylüyorum!) tenzih edilmektedir.


26 Ekim 2015 Pazartesi

CEZA VEREN KADINLAR

Yorgo Angelopoulos’da 17 Eylül 2015 tarihli Aldatılan Kadının İntikamı” başlıklı haberi okuyunca bir süredir kafamın içinde dolaşan karakterleri özgür bırakmaya karar verdim. Kilis’deki kadının tavrı, bu konuyu açmanın tam da zamanı diye haykırıyor sanki!

Her gün şiddet gören kadınları izliyor, tehditler alan, kaçan, saklanan, korkmuş kadınların hikayelerini dinliyoruz. Bu hikayelerle birlikte yayılan algı ile, kadın imajı, gün be gün biraz daha çaresiz ve korunmaya muhtaç kadın şekline bürünüyor. Günümüz ataerkil toplumundaki yaygın kanı, her geçen gün, kadının kırılgan ve naif olduğu, bu nedenle itilip kakılmasının yani karşılık veremeyişinin doğal olduğu şeklinde yerleşiyor. Peki gerçek böyle midir?

Tüm bunları gerçek kabul etmek bir yanılgıdır ve durum aslında tam olarak bir farkındalık meselesidir. Doğuran, hayat veren ve bundan sonraki en kuvvetli dürtüsü yavrusunu korumak olan kadının güçsüz ve savunmasız olduğu nasıl iddia edilebilir? Soyunun devamlılığını hem üreyeceği erkeği seçerek, hem doğurarak hem de dünyaya getirdiğini dışarıdaki her türlü musibetten koruyarak sağlayan kadının içgüdüleriyle hangi erkek yarışabilir? Öyleyse nerden geliyor bu savunmasızlık yaftası? Ordan burdan ama kesinlikle içimizden, içimizdeki vahşi kadından değil!

Filmlerdeki, kitaplardaki karakterlerin hepsi mi kurmaca? Gerçeklerden esinlenenen (!) ve aslında gerçek olmadıklarına dair hiçbir kanıt barındırmayan bu kadın karakterleri izlerken, okurken kendimizi onlarla özdeşleştirebiliyoruz, anlıyoruz, hissediyoruz ve fakat unutmayı seçiyoruz. Kadının da kendi yöntemleri olduğunu ve bunların, erkeklerin kullandığı (çoğunlukla fizyolojik gücün yeterli olduğu) yöntemlere pek benzemediğini görmezden geliyoruz. Kadınları, kendimizi, hafife alıyoruz.

Eşkiya’da kendisini zorla alıkoyan ve geleceğine sahip olan ama gelin görün ki ruhuna asla sahip olamayan adamla ve hatta hiçkimseyle bir daha konuşmayan, susan kadını hatırlarsınız. Zorbalıkla, bir kadının bir adama ait olamayacağının da güzel bir örneğidir o. Acı Ay’da kendisini birlikte tatile çıkıyoruz diyerek kandıran ve hamile sevgilisini tek başına bir adaya göndererek ondan kurtulmaya çalışan adamın hazin sonunu… Adamın planına kadının çocuğunu kaybetmesi de dahildir ve hem gururunu, hem aşkını hem de çocuğunu kaybeden bir kadın vardır artık. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde aşağılanan, kırılan ve bu yüzden kaçan geri dönmeyen kadını… Oysa kendini ifade etmeye çalışmış, ama anlamadan dinlemeden suçlanmıştır. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde hiç görmediğimiz ancak kendisinden bahsedilen, doğumdan sonra ölmek üzere programını yapmış ve kendisini aldatan kocasına ceza olarak kendini öldüren, kocasını onsuz bırakan kadını… Kanuni’nin kızkardeşinin çok sevdiği ama kendisini başka bir kadınla aldatan kocasını öldürttüğünü de hatırlarsınız.

Bütün bu tepkiler Kill Bill tadında bir kinin yol gösterdiği intikamlarla karıştırılmamalıdır. Bu örneklerde gördüğümüz, kadının, sıradan bir kadının, kırılan gururunu onarmak, zedelenen benliğini eski haline getirmek gibi özsel amaçlar güden, karşısındakine taarruzdan çok geç kalmış bir nefsi müdafadır. Bazen yalnızca haklı bir öfkenin sonucudur.

Kadının doğurduğu yavrusunu korumak için her yola başvurmasını anlayışla karşılayabiliyoruz da kendini korumasını neden yadırgıyoruz? Kaldı ki bu kendini korumanın doğal olarak karşıya yansıması her zaman yıkıp dökmek, kırmak, yaralamak, öldürmek, sakat bırakmak değildir. Günlük hayatta her yerde, kendi ilişkilerimizde, ailemizde, arkadaşlarımızda, tanıdığımız tanımadığımız birçok sıradan kadında görebileceğimiz, ilk bakışta nedeni sorgulanmayan ve ancak derine inildiğinde sebepleri anlaşılan tepkiler de buna girer.  Kocası tarafından sürekli kilolarıyla ilgili eleştirilen kadının, bilinçli veya bilinçsizce daha çok yemesi kocasına verdiği içgüdüsel bir cezadır. Yemekleri sürekli eleştirilen kadının yemek yapmayı bırakması, ilgi ve değer görmeyen, önemsenmeyen, arka plana atılan kadının, sevildiği yere yönelerek eşini/sevgilisini aldatması ya da gittikçe içine kapanması, kendini, ruhunu karşısındakine kapatması da bir cezadır.

Genel algının aksine, kıyıya köşeye sıkıştırılan, detaylarda bazen gözden kaçan ama cezalandıran, korkmayan, devrilmeyen kadınlar vardır. Hatta bana kalırsa, kadının en güçlü darbesi, verebileceği en büyük ceza mutlu olmaktır; bizzat kendi mutluluğu! Onu yıpratmaya, yıldırmaya, kırıp dökmeye çalışan herkese ve herşeye inat mutlu olmak ve vazgeçmemektir. Hem yolundan hem de mutlu olmaktan vazgeçmemek.

Özetle güçsüz, çaresiz kadın yoktur; sadece gücünü farkında olmayan kadın vardır! Söylediğim gibi, bu aslında tam olarak bir farkındalık meselesidir.


15 Eylül 2015 Salı

SAN JOSE MUSEUM OF QUILTS & TEXTILES

San Jose El İşleri ve Tekstil Müzesi de yine 1. caddenin üzerinde yer alıyor. Müzede giriş ücreti olmadığını belirtelim.


Patchwork (bizdeki adıyla kırkyama) vb birbirinden güzel el işlerinin sergilendiği müzede geçtiğimiz pazar günü bir serginin açılışına denk geldik. Elmwood cezaevindeki kadınların yaptıkları çalışmalar sergileniyordu. Gönüllü bir ekip, cezaevine gidiyor ve buradaki kadınlara el işleri yapmayı, yazmayı, şarkı söylemeyi öğretiyor. Bu gönüllülük esasına dayanan ziyaret ve çalışmaların kilise tarafından organize edildiğini ise gönüllü olmak istediğimde öğrendim. Değişik bir tecrübe; dinimi sordular!

İçerde yaratan, dışarda sergileyen kadınlar. Özgür olan ve olmayan her iki tarafından da birbirine birşeyler kattığını umut ederek, işte hissettiklerini de paylaştıkları yazılarıyla beraber sergiden bazı kareler:
 


 










Fotoğraf: Özgür KeleşCreative Commons

14 Haziran 2015 Pazar

KARADENİZ

ZONGULDAK

Karadeniz soğuktur, geç ısınır.
"Yüzmeyi sever misin?" diye sordu. Yüzmeyi de severim yüzmemeyi de diye düşündü genç kadın. Gülümsedi. Cevap vermedi.

Serttir. Karadeniz türkülerinde çoğunlukla inatçı olarak tanımlanır dalgaları.
"Çok inatçısın" dedi genç adam. Birkaç işe yaramaz cümleyle başka türlüsünün nasıl olduğunu bilmediğini anlatmaya çalıştı genç kadın. Kendince haklı, hatta biraz mağrur… Gülümsedi. Cevap yeterli gelmedi.

Karadeniz…Ormanın içi deniz, denizin içi orman.
"Ne yaptın oralarda, korkmadın mı?" diye sordu birileri. Neden korkacaktı ki heryer, bildiği gibi, deniz ve ormanken. İçinde ve dışında, bildiği tüm zamanlarda ve ait olmadığı tüm ülkelerde, deniz ve orman iç içe demek istedi genç kadın. Gülümsedi. Cevabı dinleyen olmadı.

Karadeniz tuzsuzdur, kaldırma kuvveti düşüktür,yüzme bilmeyeni kaldırmaz. Bazen bileni bile kaldırmaz.
Konuştu genç adam. Fena yüzmezdi genç kadın, sustu. Konuştu genç adam. Çok da kötü sayılmazdı yüzüşü genç kadının, uzatmadı. "Onu söylemeden önce düşünecektim" dedi genç adam. Uzun yıllardır yüzerdi genç kadın, kaldıramadı. Gülümsedi. Cevap anlaşılmadı.

Dik kayalıklar vardır Karadeniz’de. Suları parçalayıp köpük olarak tekrar denize atan sarp kayalıklar…
"Güçlüsün sen" dediler. Kaç kere çarptık, geri döndük kayalıklardan. Kaç kere parçalandık köpük köpük, ama deniz topladı bizi yeniden dedi genç kadın. Gülümsedi. Bütün Karadeniz kadınlarının yerine cevap verdi.

Karadeniz tehlikelidir. Çok kişi kapılır girdaplarına.
Bu nefes alamama, sürekli çırpınış neden diye sordu kendine genç kadın. Neden ve nereden çekiliyoruz ayaklarımızdan aşağı? Ve fakat boğulup boğulup ölmüyoruz?
Belki de biz bu denizi tanıyoruz dedi ve bu denizi tanıyanları. Sessizce gülümsedi. Cevabı kimse duymadı.

Karadeniz güzeldir.

Hep gülümsedi genç kadın.
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 4.0 International License. Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Alıntı 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.